The Battle of Actium, 2nd September 31 BC, 1600 (mural) (Photo by Art Images via Getty Images)

Emperyal Çevrim Ve Augustus Eşiği

12 Ağustos 2026

M.Ö. 31 yılında Roma İmparatoru Octavianus, Yunanistan’ın batı kıyılarında, Mısır’da bir Doğu İmparatorluğu kurmaya çalışan Marcus Antonius ve Cleopatra’nın ordusunu yendi. Ardından Roma’da tek otorite olarak Augustus (yüce) unvanını aldı. Roma Cumhuriyeti’ni askeri, mali, siyasi ve sosyal reformlarla yeniden yapılandırdı ve Roma büyük bir imparatorluğa dönüştü.

Alman kökenli ABD’li yazar Herfried Münkler, ‘İmparatorluklar-Eski Roma’dan ABD’ye Dünya Egemenliğinin Mantığı (İletişim, 2008) isimli kitabında, Roma’daki yaşanan bu değişim sürecini ‘Augustus Eşiği’ kavramı etrafında tartışır. Cumhuriyetin düşmanlarını yenerek bütün enerjisini iç reformlara yöneltip sağlamlaşma aşamasını tamamlaması ve imparatorluğa dönüşmesinin kritik eşiğidir bu aşama.

Münkler, tarih boyunca bir çok imparatorluğun bu aşamada takıldığını ve eşiği geçemediği için kısa süreli bir parlamadan sonra yıkılıp gittiğini söyler.

ABD’nin 11 Eylül sonrası yürütmeye başladığı politika çerçevesinde emperyal güç, emperyalizm, imparatorluk, hegemonya, liderlik gibi kavramları tarihi ve güncel örnekleri eşliğinde tartışan yazar, örtük bir şekilde ABD’nin ‘Augustus eşiği’nde olduğunu ve henüz Roma gibi uzun yaşayıp yaşamayacağı belli olmayan bir emperyal hegemon güç olduğunu ileri sürer.

Kitapta bir diğer önemli kavram ‘emperyal çevrim’dir. Uzun süre yaşayan imparatorlukların geçici gerileme dönemlerine rağmen farklı koşulları değerlendirerek kendini yenilemesi ve yeniden emperyal bir düzeye yükselmesini ifade eden bu kavramla yazar, İspanya, Osmanlı, Rusya ve Britanya imparatorluklarının farklı tarihsel dönemlerini irdeler.

Augustus eşiği, devlet iktidarının küresel bir otoriteye dönüşmesidir. Emperyal çevrim ise büyük bir devletin en zayıf anında bile sürekliliğini sağlayacak dinamiklere yaslanarak küllerinden yeniden doğması demektir.

Actium Savaşı antik tarihin dönüm noktasıdır. Doğu Roma’nın İstanbul’un fethiyle birlikte imparatorluk mirasını Osmanlı’ya devretmesi gibi, Antik Mısır imparatorluğu da bu savaşla mirasını yeni Roma’ya devretmiştir. Tarihte büyük imparatorluklar emperyal miraslarını yeni güçlere bu tür büyük ve kritik savaşlarla devretmiştir.

Antik Mısır’ın -Ki Mısır, Asur’un (yani bniAsur/Asuroğulları*) devamıdır-kolonisi olan Yunan-(aslında İon-yunan ion’un batılı telaffuzudur.İon ise İonnes-Yunus demektir.) şehir devletleri, Girit, Roma vilayeti ve Tuna kıyıları, M.Ö. 6. yüzyılda Pers istilası nedeniyle Mısır’dan kaçan seçkinlerin yeniden toparlandığı mekanlardı. Böylece tarih sahnesine özgün birer uygarlık merkezleriymiş gibi sunulan ve aslında Antik Mısır’ın yeni formları olan şehir devletleri çıktı. Nitekim M.Ö. 4. yüzyılda Doğu Seferi’ne çıkan Büyük İskender ve ordusu, aslında Antik Mısır ordusuydu ve Pers istilasına son vermek için organize edilmişti. İskender, Kudüs Meggido’luydu. Mısır’a geçerek ordu toplamış ve sonra deniz yoluyla geçtiği batı Anadolu ve balkanlardan başlayarak Perslerin artıklarını temizlemiş ve Suriye-ırak üzerinden Hindistan’a kadar bütün aryan istilacıları bölgeden sürmüştür. Ortadoğu tarihi Hind/İran(Pers/Sasani) ve Asur/Mısır (sonrada İon/Roma) savaşlarının tarihidir.

Mısır, İskender sonrasında  kendisi olarak bu süreçten ciddi bir tahribatla çıktı ve imparatorluk merkezi olma özelliğini kaybetti. İşte M.Ö. 31 yılında yapılan Actium Savaşı, Romalı komutan Antonius ile Mısır kraliçesi Kleopatra’nın ilişkisi şahsında son defa Mısır merkezli bir imparatorluk kurma deneyiminin fiyaskoyla sonuçlanmasını sağlamıştı. Böylece devir teslim tamamlanmış ve bölgesel imparatorluğun yeni merkezi Pers güçlerinin uzanamayacağı Roma kasabası olmuştu. Roma İmparatorluğu, bu manada Mısır’ın devamıdır. Actium savaşı, aynı imperium içindeki merkezin taşınması veya güçlü alternatifin yenilerek merkeze biat etmesi için yapılan savaştır. Kavalalı mehmet Ali Paşa’nın Mısır’ının Osmanlı karşısındaki yenilgisi de Osmanlı’nın Actium savaşıydı.

Bu tarihsel gelişim, bize büyük güçlerin yükseliş ve düşüşüne dair kritik sonuçlar vermekle birlikte, yeni güçlerin sahneye çıkışına dair önemli bir gösterge sunar. Her yeni güç, ancak ve sadece bölgesindeki başka bir hegemon gücü tasfiye ederek doğabilir. Aynı anda aynı bölgede iki veya daha fazla eşit hegemon olamaz. Dolayısı ile, hem bölgesel hem de küresel egemenliğin mantığı son tahlilde güç yarışı ve çok boyutlu bir savaşla işler.

Bugüne gelirsek, tabi ki ABD hegemonyasının bu tarihsel deneyimlerle birlikte analiz edilmesi önemlidir. İngilizlere karşı Amerikan bağımsızlık savaşı bir actium savaşıdır. Amerikan hegemonyası şimdi kendini yenileme ile çöküş arasında salınmaktadır. Özellikle bu devasa gücün akıbeti konusunda Roma deneyimi çok önemli ipuçları verir, Ki ABD’li analizciler diğer Batılı güçlerde olmadığı kadar ABD ile Roma arasında tarihsel, siyasal veya askeri benzeştirmelere sıkça başvurur.

Ama şimdilik küresel egemenlik ve ABD’yi bir kenara bırakıp, bu tarihsel birikim eşliğinde kendi bölgemizi ele almalıyız. Devletler, dinler ve imparatorlukların doğum yeri olan Mezopotamya-Akdeniz Havzası’nın politik tarihini bilmeden, bugün ve geleceğe dair doğru bir analiz yapılamaz. Olan biteni tarihin ritmik çevrimi ve coğrafyanın zorunlulukları eşliğinde ele almadan yapılan her değerlendirme eksik olacaktır. Tabi ki tarih her gün yeniden yazılır ve her yeni gelişme bizatihi kendi koşulları ve içeriği ile öncesiz bir durumdur. Ancak tarih ve coğrafya, bu yeni durumun olasılıklarını ve sınırlarını kavramamızda yardımcı olur. Ayrıca muazzam bir deneyim laboratuvarı olarak önümüzü görmemize ışık tutar.

Türkiye, emperyal bir mirascı olarak er ya da geç yeniden büyüyecektir. Bugün var olan siyasi ve coğrafi pozisyonu, bir emperyal çevrim sürecinin ürünüdür. Osmanlı dağıldıktan sonra içine girilen fetret dönemi mutlaka sona erecek ve yeni bir emperyal dönem başlayacaktır. Bu öngörü, tarihi ve coğrafi ritmin potansiyellerine dayanır. Ama bundan sonrası, yani yeni bir emperyal çevrimin ne zaman, nasıl, hangi merkezde ve hangi formla başlayacağına bugün var olan iradeler ve eylemler belirleyecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bölgesel hegemonya için en öncelikli adaylardan biridir. Jeopolitik ve jeokültürel dinamikleri şimdilik potansiyel halinde bir imkan olarak durmaktadır. Bugün ve bundan sonra yaşanan ve yaşanacak her bölgesel gelişme, öncelikle bu objektif gerçekliğin hareketi içinde değerlendirilmelidir. Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi hegemon kimliği buraya kadar bir tercih değil, bir zorunluluktur. Yani Türkiye’ye teklif edildiği veya dayatıldığı varsayılan neo Osmanlıcılık türünden misyonlar, teklif edenlerin özel icadı değil, gördükleri potansiyeli manipüle etme çabalarıdır. Ancak bu konuda Türkiye’ye ait bir kararlılık ve yönelim henüz ortada yoktur. Bu noktada eski dünya düzeninin Türkiye’deki personelinin yeni döneme ilişkin itirazları (Ulusalcılık, Ergenekon, her ne isimle anılırsa anılsın bu unsurların itirazları kendi imtiyazlarını korumaya dönük görünmektedir), son tahlilde bu odaklardan bağımsız olarak Türkiye için bir pazarlık kozu, büyük güçler içinse bir ayak bağıdır.

Aynı denklem, bölgede büyük güçlerin plantasyonu ve ayar merkezi misyonu olan İsrail için de geçerlidir. İsrail’de iktidarda olan güçler de henüz çerçevesi muğlak görünen yeni dönemde bölgesel misyonlarını Türkiye’ye kaptırma endişesiyle direnmektedir. Onların bu direnişi de bir tür pazarlık kozudur. Bu bağlamda, hem büyük güçler (adını ABD-İngiltere koalisyonu olarak zikredebiliriz.) içinde hem de bu Türkiye ve İsrail devletleri içinde kıyasıya bir çatışma, çekişme ve rekabet yaşanmaktadır. Yeni Actium savaşı, batı hegemonyasının temsili gücü olan İsrail’in Türkiye karşısında konumlanışını ifade etmektedir.

Türkiye’nin 2002 sonrası içine girdiği canlanma süreci, tarihi ve coğrafi dinamiklerle daha barışık kadroların varlığı ile potansiyel halindeki emperyal çevrim dinamiğini harekete geçirme işaretleri vermektedir. İsrail’deki eski düzen yanlısı güçler ise buna karşı harekete geçmiş ancak Türkiye’de başaramadıkları hegemonyayı hem İsrail’de ve hem de bölgesel düzeye yayarak sürdürme peşinde görünmektedirler.

Bu bağlamda Türkiye’deki -adını, içeriğindeki tuhaf hukuksal hataları ve sunumdaki abartılı söylemin yanlışlarını saklı tutarak anlaşılsın diye kod adı Ergenekon olan- eski düzen personeli ve İsrail’deki iktidarla ABD ve İngiltere içindeki Neo-Con olarak ifade edilen ama kapsamı, aslında daha derin ve geniş olan güçler arasında ortak ve paralel bir pozisyon vardır. Türkiye’de, hükümetin her yenilik çabası sabote edilerek, İsrail’de ise Türkiye’deki bu sabotajlara destek verilerek sürecin çatışmalı denkleminde yer almaktadır.

Arap baharı ile başlayan süreç, Osmanlının tasfiyesinin rövanşı ve yeni bir Ortadoğunun Türk-Kürt-Arap halklarının birlikte oluşturması için yeni bir fırsat yaratmıştır. Özellikle Suriye devrimi, Arap milliyetçiliğinin tasfiyesi ve bu halkların birliğinin Irak, Filistin ve Suudi Arabistan da dahil, yeniden oluşacak bir zeminde Türkiye ile birlikte sağlanmasını ifade etmektedir. Bu bağlamda, yeni Actium savaşlarını kazanarak Augustus eşiğini geçecek bir Türkiye, 21. yüzyılda doğal habitatında tekrar ve onuruyla sahneye çıkışının işaretini vermiş olacaktır.

Ama eski Çin filozofu Sun Tzu’nun şu sözleri kulaklara küpe olmalıdır.;

– “Akıllılar savaşmadan kazanır akılsızlar ise kazanmak için savaşır. Ama savaş kaçınılmazsa zafer için yapılacak tek şey savaşı iyi yönetmektir.”

– “Güçlü olamazsan zayıf da olamıyorsan bu işin sonu yenilgidir.”

 

*BniAsur/Asuroğulları ifadesi, MS. 2.-3. Yüzyıllarda yazılan ve 10.-11. yüzyıllarda tadil edilen Tevrat metinlerindeki İsrail kavramı, Kuran’daki Asurel kavramına benzetilmiş ve İsrail olarak kullanımı sağlanmıştır. Tarihte İsrail -yahudiye diye bir kelime, ülke, halk yoktur. Baştan aşağı yalan ve uydurma olan bu kelime, aslında Tevrat yazıcısı Ezra ile ilgili bir kavramdır. Bugünkü abdullah-hamdullah vb kullanımı gibi, aramice-eski süryancada tanrısallığa atıf olan il-El eki, isimlere eklenerek kullanılırdı.

Yahudi İsrail kavramı, aslında MÖ.5. yüzyılda Ahameniyş Pers Kralı Kyruşun temsilcisi olan -bugün Yahudi olarak adlandırılan- Hind kıtası kökenli kabileleri bölgeye getirip Perslerin hizmetine sokan Ezrael-Kuran’da uzeyr-kastedilmektedir. (yani Ahameniyş kralı Kyrus’un Ezrael’i, bugünkü iran kralı Ahameniy’in Ortadoğu katili Kasam solomani’sidir) İslam’ın gelişip güçlenmesi sonrasında özellikle İran Yahudisi kökenli tarihçi ve müfessir namlı kişiler sayesinde Kuran’ın bir çok kavramı gibi Asurel kavramı da tevrata uygun bir manada israil olarak kullanılmış ve böylece Kuran adeta Ezrael’in yeni bir kitabı gibi yorumlanmıştır. Tarihte ilk büyük imparatorluk olan ve Hz. İbrahim, Yakup, Musa tarafından kuruluş döküman Asur-Mısır imparatorluklarının Hind-Aryan kavimlerine karşı mücadelesinin tarihidir ve Kuran’daki BniAsurel-Asureloğulları, yani, yakup, Yusuf, Musa, Yunus kıssaları, işte bu Asur-Mısır imparatorluklarının yükselişi ve İran saldırıları sonrası çöküşünü anlatır. Davut-Thotmoses ve Süleyman-Salmanasur ise Asur imparatorluğunun 9. yüzyılda tekrar sahneye çıkışını anlatır. 2. Asur, M.Ö.6. yüzyılda yine Pers istilasıyla yıkılmıştır. Yahudilerin Kudüste Süleyman tapınağı diye iddia ettiği yer, m.ö.1 yüzyılda İranlılarla Romalılar arasında denge siyaseti izleyen ama iran’a yakın duran -hz.yahya’yı vahşice katleden- kral Herod’un sarayıdır. Salmanasur-Süleyman’la alakası yoktur. M.Ö. 12.-6 yüzyıllar arasında geçen bu tarih olayları, Irak-Anadolu-Suriye-Filistin-Mısır hattında geçmektedir. Musa, bugünkü Mısır’da değil, Irak-Musul hattından çıkarak Filistin-Mısır’a göç etmiş ve orada Ramusa-Ramses olarak tahta çıkmış, sonra dönüp Hind-İran güçleriyle yani İran kralı fereydun-firaun ordusuyla kadeş-Kudüs’te savaşmıştır. Tarihte Kadeş veya Homero destanlarında Truva savaşı diye bilinen savaş, aslında M.Ö.12. yüzyulda, Troy/Bugünkü Lübnan Trablusşam-Kudüs/İllios-Akka hattında olmuştur. (Çanakkale ‘deki Truva efsanesi 19. yüzyılda bir alman hırsız arkeolog olan Schelmann’ın uydurmasıdır.)

Bu olaylardan 700 yıl sonra, M.Ö.5. yüzyılda Persler tarafından Hindistan’ın yahdiye bölgelerinden bölgeye işgalci olarak getirilmiş olan  dravidler  sonradan Yahudi -ibrani sözcükleriyle tanımlanmıştır. Bu dağınık yarı çingene-yarı tüccar kabilelerle İbrahim-Musa hanif geleneğinin yani Asur imparatorluğunun hiçbir şekilde bir alakası yoktur. Yahudilik olarak adlandırılan şey, MS 2-3. yüzyıllarda adım adım icat edilmiş ve geriye dönük sürekli güncellenen bir tarih yazmaya devam eden sahte bir kimliktir ve bölgede tutunmak için kendilerini İbrahim-Musa-davut-Süleyman soyuna dayandırmışlardır. Yahudiler, eski efendileri  İranlıların zerdüşt moğ-molla adeti olan yalan bir dinsel tarihi yazıya geçirerek asıl Musevi-hanif geleneği çarpıtıp dini-etnik bir kimlik geliştirmişlerdir.Modern siyonist yahudilik,19. yüzyıl icadı ibranice dahil, tamamen uydurma bir kimliktir.

20.yüzyılda da batılılar bu kullanışlı topluluğu döve döve terbiye edip, tekrar Ortadoğuya getirmiş, yalandan evanjelik kıyamet teolojileri eşliğinde kışkırtarak bölgede kendilerine hizmet eden bir plantasyon kurmuş ve geçmişte olduğu gibi yine bölgede tutunmak için yalan bir teolojik kurguyla işgallerini meşrulaştırmaya çalışmaktalar. Cahil ve akılsız Müslüman alimler-ilahiyatçılar ise bu Aryan uydurması yahudi anlatılarını gerçekmiş gibi kabullenip, israiloğulları, musevilik, israil vb kavramları yahudi ağzıyla kullanmakta, kuran’daki ifadeleri ise bu kullanıma uygun olarak sorgulamadan kullanmaya devam etmektedirler. Bu cehaletle islam’ı da adeta bir yahudi mezhebi gibi anlayıp yorumlamaya devam ediyorlar.

Bugün dünya düzeninde Britanya’yı gizleyip ABD-İsrail vitriniyle yaşanan olayların açıklaması gibi, antik tarihte de Hind-Aryan güçlerini gizleyip, Mısır-yunan-roma merkezli yalan bir tarih anlatımı egemendir. İranlı mogus-moğ-molla-kahan-haham dinbaz rabb geleneği, bugün de hem günlük hem siyasi tarihi sansürlü ve çarpık bir şekilde anlatılıyor.

Egemenlik sadece siyasi-ekonomik üstünlük değil, tarih ve din anlatısının da belirlenmesi demektir. Türkiye, yeni actium savaşını kazanıp Augustus eşiğini atlamanın ötesinde, hem tarihi hem dini anlatıları yeniden yazarak, judeo-aryan yalanlara karşı gerçek tarih ve inanç hakikatinin de merkezi olmayı hedeflemelidir.

İlgilenenler için; https://kritikbakis.com/yahudilik-nedir-ne-degildir/

 

Not: Bu makale 2012 yılında haber10.com sitesinde yayınlanmış ve yazarın Teolojinin Jeopolitiği kitabına eklenmiştir.

Ahmet Özcan

Ahmet Özcan:

Nüfus kaydı ismi Seyfettin Mut. İ.Ü. iletişim fakültesi mezunu (1984-1993); yayıncılık, editörlük yapımcılık ve yazarlık yaptı. Yarın yayınları ve haber10.com haber sitesinin kurucusu.
Ahmet Özcan, yazarın müstear ismidir.

-Yer aldığı Dergiler:

İmza (1988), Yeryüzü, (1989-1992), Değişim (1992-1999), haftaya bakış (1993-1999), Ülke (1999-2001), Türkiye ve dünyada Yarın (2002-2006)

Yayımlanmış Kitaplar:

-Yeni bir cumhuriyet için-
-Derin devlet ve muhalefet geleneği-
-Sessizlik senfonisi-
-Şeb-i Yelda-
-Yeniden düşünmek-
-Teolojinin jeopolitiği-
-Osmanlının Ortadoğu’dan çekilişi-
-Açık mektuplar-
-Davası olmayan adam değildir-
-İman ve İslam-
-Yenilmiş asilere çiçek verelim-
-Tevhid adalet özgürlük-
-Devlet millet siyaset

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bakmadan Geçme

Yahudilik Nedir? Ne değildir?

İsrail’in Gazze saldırısı, İsrail, siyonizm, Filistin, Kudüs, ABD, Avrupa, İngiltere,

Yeni Aryan Çağı: Dünyanın Hindistanlaşması ve Kadim Savaş

“Suyun dibinde bir gül var, gülün içinde bir başka ırmak.”

Yaslı Duvarlar Önünde, Yeniden…

Dostlarımız geldi hafif danslar geldiŞeker verdik aslan yeleleri aldık kırk