İlk yayın: haber10.com-2010
1960’lı yıllarda, zamanın sağ siyasetinin duayeni eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar bir demecinde, ‘Bu kış komünizm gelecek’ demiş. Sol hareketlerin yükselişte olduğu o yıllarda, ihtimal ki Bayar, bazı çevreleri korkutmak, başka bazı çevreleri de bu ‘korkutma çabasıyla korkutmak’ istemişti.
Korku… Türk siyasetinin en elverişli aracıdır. Özellikle yönetenler, kimi zaman birbirlerini, rakiplerini, çoğu zaman halkı, bazen da becerebilirlerse müttefik addettikleri dış güçleri korkutarak istediklerini yapmayı kolay bir yöntem bellemişlerdir. Çünkü korkutmak çok işe yaramaktadır.
1930’lu ve 40’lı yıllarda en yaygın korku, ‘irtica’dır. Osmanlı’yı tekrar diriltmeye dönük hiçbir çaba olmadığı için, irtica yani geriye gidişi temsil etmek, karikatürümsü Ticani türü tarikatlara kalmıştır. Birde tabi, ah, Menemen Olayı. ‘İlerici ve aydın bir subay’!ın kafasını kesen irtica!.. Neyse ki, Tek Parti faşizmi, boş meydanda kurduğu tahakküm ve saadet zincirleriyle ihya ettiği partizanları sayesinde işte bu ‘irtica’ya geçit vermemiştir!
1950’li yıllar, yeni dünya düzeninde Anglo-Sakson (ABD-İn- giltere) güçle ittifakın ileri bir düzeye taşındığı yıllardır. NATO’ya girilecektir. Ama bir neden lazımdır. Soğuk Savaş’ın anlaşmalı düzeneğinin belki de ilk oyunu oynanır: Almanya’ya ve Japonya’ya karşı kontrollü bir büyüme karşılığında Sosyalizmi dünya devrimi iddiasından yani kapitalizmle mücadeleden geri çeken Stalin, İngilizlerle anlaşmalı bir şekilde Kars, Ardahan ve Boğazlara dönük talepleri olduğu ‘duyumunu’ fısıldar. Zamanın Dışişleri Bakanı hemen bu duyumun üzerine atlar ve kesif bir Rus tehdidi propagandasına başlar. Neyse ki, sistemin Milli Şefi İsmet İnönü ve kontrol ettiği genelkurmay kadroları da buna dünden hazırdır. Adeta bir konsensus sağlanır; evet, Rusya Türkiye’yi gözüne kestirmiştir, toprak istemekte ve Boğazlarda söz hakkı almaya çalışmaktadır. Hatta Türkiye’yi işgal planları yapmaktadır. Ve Sovyet tehdidi, Türkiye’nin Kore Savaşı’na kahramanca atılmasına vesile olur. Sonra, bu kahramanlığı sayesinde NATO’ya girmeye ‘hak’ kazanır!
50’lerin sonunda, Menderes korkuları dolaşır. Demokrat Parti yönetiminin gençleri köpeklere yedirdiği, akıl almaz işkenceler yapıldığı, ‘Hilafeti’ geri getireceği vs. korkular yayılır. Bu korkular sayesinde 27 Mayıs darbesi yapılır.
1960 ve 70’li yıllar, işte Celal Bayar’ın veciz bir şekilde ifade ettiği en korkunç ve yakın tehlikeli yıllarıdır. ’Bu kış komünizm gelecektir’. Gençler silahlandırılır. Birbirine saldırtılır. Binlerce insan katledilir. Türkiye ‘uçurumun kıyısına’ gelmiştir! Neyse ki, 12 Eylül 1980’de TSK, iç hizmet kanununa dayanarak ülkeyi uçurumun kenarından döndürür. İdareye el koyar. Ve 1980’li yıllardan sonra kısa bir korkusuz dönem yaşanır.
Ama maalesef, bu da uzun sürmez. Kriz yönetimi, kriz olmayınca tükenme sinyalleri vermekte, Anglo-Sakson dünyaya olan iki yüz yıllık iman edilmiş teslimiyetin gizlenmesi zora girmektedir. İran devrimi olmuştur ve Anglo-Sakson cephenin Ortadoğu’daki önemli bir müttefiği saf değiştirmiştir. O zaman, teslimiyeti pekiştirmek için korkuyu yeniden devreye sokmak gerekir. Nihayet İrtica tekrar şahlanmaya başlar. İran devrim ihraç edecektir. Bir yandan da PKK eylemleri başlar. Özal’ın bu oyuna uygun ekonomiyi dışa açma hamlelerine paralel iç barışı kontrolde tutma dönemi, 90’larda Özal ölünce, sona erer. Ve yeniden hortlamış iki önemli korku kaynağı, irtica ve bölücülük, doruk noktasına çıkar. Hatta kimileri işi iyice abartıp, İslamcılarla bölücülerin el altından ittifak yaptığını, İslamcıların önde gelen- lerinin çoğunun Kürt olduğunu, memleketin elden çıktığını yaymaya başlar. Ve her zaman olduğu gibi, korku yine işe yarar. Terörle mücadele boyutlandırılır. Sıra irticaya gelir ve 28 Şubat’la o da halledilir. Korkular, bir kez daha işe yaramıştır. Türkiye, teslim olduğu kampın yeni projelerine hazırdır artık.
2000’li yılların başında, artık tamamen dış manipülasyon olduğu belli bir ekonomik kriz yaşanır. Ardından üç parçalı bir koalisyon hükümetinin berbat yönetememe tiyatrosu.. Her şey, yeni bir ‘kurtarıcı’ için hazırdır artık. Seçimler yapılır ve belki siyasal tarihin en gerekli ve zorunlu ürünü olan bir parti iktidar olur. 11 Eylül sonrası dünya, yeniden şekillenmektedir. Daha doğrusu, herkes bu klişeyi ezberlemiştir. Yeni korkular; ‘daha büyük bir ekonomik kriz’dir. ‘Irak gibi bölünmek’tir. ‘Son teknoloji ürünü deprem jeneratörleriyle yıkıcı bir İstanbul depremi ‘saldırısı’na maruz kalmak’tır. ‘Yeni dünya şekillenirken dışında kalmanın Türkiye’yi üçüncü dünya ülkelerinden birine çevirme tehlikesi’dir.
Korku çeşitleri artık daha çok ve komplikedir. Öncekilerden en önemli farkı, bu yeni korku biçimlerinin halktan çok, yönetenlere ve aydınlara dönük olmasıdır. El hak, bunlar da korkmaya ve teslim olmaya zaten dünden hazırdır.
Devletlü elitin zihni, Osmanlı’nın çöküş travmasını üzerinden atamamıştır. Lozan’ı bir nefes alma dönemi olarak değil, bir nihai çekilme sınırı olarak ezberlemiştir. Bu nedenle bu sınırların gerisine ve bu anlaşmanın içeriğinin gerisine düşmeye karşı, yani bölünmeye ve irticaya son derece duyarlıdır. Elde olanı son sınır olarak görme biçimi, bütün diğer siyasetlerin asli kaynağıdır. Bu bakış, savunmada son derece refleksif ve dinamik, daha ötesini düşünmede ise miyop ve korkak bir düşünme biçimi üretmiştir. Elitimiz, maalesef kendisini milletin vekalet mercii olarak değil, kendilerine anahtarı kiralayanların emanetçisi gibi düşünmeye koşullanmıştır. Her önemli gelişmeyi, işte o anahtarın sahipleri olarak gördükleri güçlerin mimiklerini okumaya çalışarak yorumlar. Sorunları algılama ve çözme tekniği, II. Abdulhamit’ten beri, aynıdır; dışarıda da içerde de ‘iti ite kırdırmak.’ Almanya yükseliyorsa ona dayanıp İngiltere’ye, Rusya yaklaşıyorsa İngiltere’ye yönelip Rusya’ya defans örmek. Sol yükseliyorsa sağı, İslamcılık yükseliyorsa laisizmi parlatmak. Korku, siyasal elit davranışının ‘dar alanda kısa paslaşmalarda usta’, ama tam sahada büyük oyunda kadük kalmasını sağlamıştır.
Anglo-Sakson cephe ile ikiyüz küsür yıllık-hatta Kanuni’den beri- süren derin bağlar, zaman içinde bağımlılığa, giderek teslimiyete, şimdilerde ise neredeyse iman etmişlik düzeyinde şehvetli bir özdeşleşmeye dönüşmüştür. Meseleler, politik düzeyin rasyonel ölçümleri ile değil, derin korkulardan beslenen reelpolitik ince hesaplarla yürütülür olmuştur. Büyüme özlemi, ekonomik yetersizlikle frenlenir, ekonomik atılım için kapkaç yöntemleri dışında köklü adımlar atılamaz. Milletleşme sorunu kaygı yaratır ama bunun büyümeden tam olarak gerçekleşmesinin mümkün olmadığı gerçeği karşısında geri adım atılır. Büyümek ise ekonomik bir hadisedir. Bu totoloji, siyasal elitin aktüel gelişmeler içinde boğularak iyice kısırlaşmasını doğurur. Kadük karakterlerin elit olarak kalabildiği ise görülmemiştir. Türkiye’nin siyasal elitleri, korkularıyla beraber ülkeyi de sonu belirsiz bir sürece sokmuş durumdadır. Ve hiçbir gelecek planları yoktur. Eğer, ‘yeni dünya düzeni bize en az zarar vererek oturana kadar fazla göze batmayalım’ şeklinde özetlenebilecek yaklaşım, bir plan değilse, bu böyledir. Demek ki, artık başkalarının planlarının içinde yaşıyoruz. Belki de bir süredir bütün zihni çabamız, o başka planların ne olduğunu çözmeye, analiz etmeye, komplo mu gerçek mi diye ayırmaya çalışmakla geçiyor. Plan yapmak, hatta hayal kurmak, lügatimizden silinir oldu.
Şimdi, kolaylık olsun diye, sağda solda dile getirilen o başkalarının en meşhur ‘korku’tucu planlarını sıralayalım:
-Türkiye, eninde sonunda bölünecek.
-Kürtler kaderlerini Türklerden ve Araplardan kesin olarak ayıracak,
-Büyük İsrail kurulacak, Türkiye’nin batısı AB’ye, doğusu Büyük İsrail’e ayrılacak,
-İran ve Şii dünyası, Batı ve İsrail’le anlaşarak neosafevi misyona soyunacak,
-Türkiye, Osmanlı ve ılımlı İslam projeleriyle kandırılarak önce balon gibi şişirilecek sonra parçalanacak,
-İstanbul, olası bir deprem öncesi ve sonrası, küresel sermayeye tamamen teslim edilmiş olacak,
-Eski gayrimüslim muhitleri, yeniden ihya edilerek, ticaret, turizm ve kültür amaçlı görünümde özerk bölgeler haline getirilecek,
-Anadolu’da, önemli maden ve su yataklarının olduğu böl- geler, tarım, antik uygarlık, turizm, özelleştirme vb. gerekçelerle mülkiyet düzeyinde parsellenerek el değiştirecek,
-Bu dönemde vitrinde tutulan sözde İslamcı siyasetçiler, sonra evlerine gönderilecek, anahtar eski sahiplerine, kripto-dönme kökenli ‘çağdaşçı Kemalistlere’ (yani batıcı faşistlere) verilecek,
-2010 ya da 2020 yılında, Lüxemburg, Monako, Malta, Daminarka, Hollanda, İsviçre türü kanton devletçiklerden oluşan ve her biri başka bir güce bağlı elitlerin yönettiği, görün- tüde zengin, ama altı ve içi sefalet dolu bir coğrafyada yaşıyor olacağız.
Bu korkutucu komplo teorileri ya da öngörüler çoğaltılabilir.
Yeni ve önümüzdeki 10 yılın korku teorileri işte bunlardır.
Osmanlı, dört bir yandan istila edilirken, yedi cephede savaşırken, devlet, genç kadroların elinde payitahtını bile terk edip Anadolu içlerine çekilirken, para, fabrika, ekmek, ilaç kal- mamışken bile korkmayan bir milletin getirildiği yer işte burasıdır. Pavlov’un deney köpeği gibi, her on yılda bir şeylerden korkutulup bazı şeylere razı edilen, güvendiği devlet tarafından sağa sola pazarlanan, bütün toplumsal artı değeri üleşip ardından milletini de aşağılayan bir gavur güruhu başından eksik olmayan, sürekli tetikte, geleceğinden emin olmadan, üç kuruş için yaşamaya alıştırılmış, bir sürüye dönüştürülmeye zorlanan hey koca millet… Şimdi seni yine korkutuyorlar. Bölüneceğiz diye, irtica gelecek diye, ekonomik kriz olacak diye korkutuyorlar. Korku yayanların bir kısmı, anti-emperyalist görünüyor, anti Siyonist görünüyor, anti Amerikancı görünüyor, ama hepsinin sicilinde bir gladio izi bulunuyor. Ulusun tümlüğü diyenler, halkı laiklikle, Atatürkçülükle, milliyetçilikle bölerek Sevr’i fiilen uyguluyor, sonra sana dönüp, baş- kalarını göstererek ‘Dikkat, Sevr geliyor’ diyorlar. Korku yayanların başka bir kısmı ise, ‘Sakın sesinizi çıkarmayın, yoksa ekonomik kriz gelir’, diyerek seni korkutuyor, bütün manevi değerleri sömürerek sırtına bindikleri rüzgarların yağmasını üleşiyor. Zeka düzeyleri kafalarında canavarlaştırdıkları hayali devletle hesaplaşmaya kilitlenip kalmış sözüm ona bazı neo sol liberal aydınlar da, zekalarına uygun entel korkular pompalıyorlar; ‘Bak, AB bizi almaz ha, sakın itiraz etmeyin’ diyorlar.
Maliyeci daha çok ceza yazarım, şu kadar vergi kestim, itiraz etmeden öde, diye korkutuyor, trafik polisi, daha fazla ceza yersin, diyor, mafya, korkutuyor, emekli askerler korkutuyor, Iraklı esirlere yapılan alçakça işkenceler korkutuyor, AB sürecinin kesintiye uğraması korkutuyor, gizli devlet, derin devlet diye uydurulan gerçek dışı hayali güçler korkutuyor, metal fırtınalar, illüminatiler, özelleştirmeler, misyonerlik, PKK, Barzani, Alevicilik, tarikatçi kadrolaşma, etnikçilik, Kürtçülük, Türkçülük, borsanın düşmesi, doların yükselmesi… karın fazla yağması, …herkese ve her zekaya birkaç korku düşüyor. Hepsinin toplamından tek bir şey çıkıyor: Sakın size dayatılan küçük yaşam ve düşünme biçimlerinin ötesine geç- meyin. Daha fazlasını almaya kalkmayın, büyümek, yakın komşunuz olan eski kardeş halklarla tekrar bir araya gelmek, kendi başınıza bir şeyler yapmaya kalkmak gibi tehlikeli hedefler aklınıza getirmeyin. Korkun. Daha çok korkun. Birbirinizden korkun. Gençlerden korkun. Başörtülünüzden korkun. Kürtten korkun, Türkleşmekten korkun. Azınlıklardan korkun, Ermeni’den, Süryani’den korkun. Barzani’den korkun. Cebinizdeki paradan korkun, kazanamamaktan korkun, daha iyi elbise alamamaktan, daha seçkin mekanlara ta- kılamamaktan, meşhur olamamaktan, yükselememekten, terfi edememekten, komşunuzdan, kardeşinizden, çocuğunuzdan korkun. Gölgenizden korkun. Korku, sizi daha da küçültür. Böcekleştirir. Sürüleştirir. Komut almaya, eğilmeye, köleliği içselleştirip savunur olmaya alıştırır. Korkularınızla yaşamaya alışın, diyorlar. Biz, her aklımızdan geçirdiğimizi gizli plan, derin senaryo diye size üfürür, korkutacak daha çok şey buluruz diyorlar. Yeter ki, siz birbirinize güvenmeyin, herkes bir başkasını tehdit olarak görsün, öyle davransın, korkuya dayalı reflekslerinizi sakın terk etmeyin. Bir bombayla, bir cinayetle, bir gazete manşeti, TV programıyla hemen harekete geçin. Küfredin, saldırın, tavır alın, hakaret edin. Sonunu düşünmeden konuşmaya ve yaşamaya devam edin, diyorlar. Düşman olarak çarpı attığınız bir kelime, bir simge, bir söz, bir davranış gördüğünüzde, hemen üzerine gidin. Düşünme- den, sorgulamadan, anlamadan, dinlemeden, kin duyun, linç edin diyorlar.
13 milyonken korkmayan bir milleti, özgüvensiz, kendisinden ve birbirinden nefret eden, gölgesinden korkan bir kötürüm yığını haline getirmek istiyorlar. Esas komplo budur, gerçek senaryo budur. Bu topraklara dönük en tehlikeli tuzak işte budur.
Evet, birçok tehlike, kritik eşik, belirsizlik ve komplo planları vardır. Mesele, bunları nasıl bir toplumsal akıl karşılamakta, ne tür bir ruh hali algılamaktadır. Eğer, korkan bir ruh hali refleksleriyle yaklaşıyorsa, en olmaz olan gerçekleşir. En saçma planın zamanla parçası olunur. Mesele, korkulardan kurtulmak, korkmamayı öğrenmek, korkutuculardan kurtulmak meselesidir. Dünyaya, hayata ve ölüme yukarıdan bakabilmek, sadece Allah’a iman etmek, sadece ahiretin ebedi olduğunu bilmek, sadece iman edenlerin üstün geleceğini unutmamak meselesidir. Mesele, viski kadehleri eşliğinde, ihale komisyonu muhabbetleri eşliğinde, gizli, karanlık, örtülü, kapalı ilişkiler eşliğinde, para ve makam eşliğinde memleketi yönetenlerin tümünün bu şer planların birer parçası olduğunu, milletle organik bağlarına yabancılaşmanın her tür yabancı plana ülkeyi açık hale getirdiğini kavrayabilmektir. Devletin ancak organik kadrolar tarafından yönetilirse devlet olacağını, milletinin, tarihinin, insanlık değerlerinin dışına çıkmış tüm elitlerin elinden devletin kurtarılması gerektiğini artık anlama meselesidir. Mesele, gerçekten milletin iktidar kılınması meselesidir.
Geri kalan tüm korkutucu planlar ve gelişmeler, hepsi hikayedir. Korkmayan bir devlet ve millet için tarihin hiçbir komplosu, senaryosu, oyunu zarar veremez.
Akif boşuna seslenmemiştir İstiklal Marşı’nın girişinde, …Korkma! diye.
Eğer, illa bir şeylerden korkacaksak, bizi bir şeylerden korkutmaya çalışanlardan korkalım.
Unutmayalım ki, bu ülkeye ve millete asıl kalıcı zararı onlar verecektir.
‘Bu kış komünizm gelecek’ diyenler, binlerce insanımızın katledildiği iç savaşlara sürüp, bizi 50 yıldır kifayetsiz muhterisler resmi geçidine mahkum olacak duruma düşürdüler. Irak’la, Suriye ile filistinle, Lübnanla, Ürdün’le, Azerbaycan’la, Gürcistan’la, Ermenistanla, Bulgaristan’la, Kosova ile, Bosna ile, Afganistan’la, Romanya ile, Pakistan’la, Türk Cumhuriyetleri’yle, Kuzey Afrika ile nasıl birleşiriz, hangi temellerden birlikler kurarız diye düşüneceğimize, Çin’le, Rusya ile, Hindistan’la, Amerikan halkıyla, Avrupa toplumlarıyla, Latin Amerika’yla, Japonya ile bu birlik temelinde nasıl konuşur, değerlerimizi yayarız diye tartışacağımıza, partilerimiz, sendikalarımız, STK’larımız bu hedefler temelinde ayrışıp birbiriyle rekabet edeceğine, iş adamlarımız, gençlerimiz, kadınlarımız, İslamcımız, solcumuz, milliyetçimiz, liberalimiz, laikimiz, Alevimiz, Ermenimiz, Rumumuz bu büyük yürüyüşün çeşitli kolları gibi huruç edeceğine, biz her an tetikte Kürttür, PKK’dır, irticadır, laikliktir, cumhuriyettir, mezheptir, kimliktir, krizdir, bölünmedir diyerek korkularımızı çoğaltıyoruz. Korku arttıkça, küçülüyor, küçüldükçe korkuları büyütüyoruz. Her meseleyi korku diliyle konuşuyoruz. Sadece bu dille birbirimizi anlayabiliyoruz. Artık buna bir son verelim.
Kavga edeceksek, umutlarımız, hayallerimiz, ideallerimiz için edelim. Daha pozitif nedenler uğruna dövüşelim. Birbirimizin hatalarını, yok etme vesilesi kılmayalım, düzeltme tekniklerini geliştirme imkânı olarak bakalım.
Korkmayalım! Bu millete güvenmeye devam edelim, şehit kanlarının bereketine inanalım. Bu ülke, bu millet bölünmez, bu topraklar hiçbir zaman mürteci yuvası olmaz, bu memleketin Müslümanı en çağdaşından daha moderndir, merak etmeyelim. Kürdümüzün ezici bir çoğunluğu bölücünün düşmanıdır, Türkümüz asla kürde husumet duymaz, Alevimiz sünnimiz bütün manipülasyonlara rağmen din ve vatan kardeşidir. laikimiz son tahlilde dine değil din istismarına karşıdır. Sorunlarımız çoktur, evet, ama çözümlerimiz de çoktur. Yeter ki, sorunlardan ekmek yiyen, çatışmalardan beslenen, dumanlı havalarda uluyan çakallara kanmayalım. Türk, Kürt, Alevi, Sünni, başörtülü, başı açık, Atatürkçü, şu bu… Hepsi tabii haliyle ‘Biz’im farklı renklerimiz, düşünme ve yaşama biçimlerimizdir. Sadece ..’ci’ eki, Türkçü, Kürtçü, Alevici, dinci, Atatürkçü olunca korku yasası devrede demektir. İşte bu ci’lere dikkat edelim. Bu ci’ler, suret-i haktan görünüp, mağduriyetlerden veya bazı haklılıklardan meşruiyet devşirerek şu veya bu yolla millete yabancılaşmanın patikalarını ifade ederler. Hepsi, bir şekilde müstevlilerle irtibatlıdır ve gavurun hizmetindedir. Zaten bu millet, onca provokasyona ve olaya rağmen, bu ci’lerin hiçbirine kapılmamakta, hâlâ ortak kimliği ve tabii renkleriyle birliğini ve de istifini bozmamaktadır. Geçici heveslere kapılıp boş amaçların peşine düşenleri kendi hallerine bırakalım. Nasıl olsa öyle ya da böyle, milletin asli çoğunluğunun sessiz görünen sağduyusunu okumayı öğreneceklerdir.
Unutmayalım, tarihin yüzü bu topraklara dönmüştür artık. Büyük bir huruç harekatı, bir yeniden diriliş, bambaşka bir doğuşun eşiğindeyiz. Sakın aktüel gelişme ve duruma bakıpta, geleceğinde böyle olacağını zannetmeyelim. Yaşadıklarımız, sadece bir büyük ayağa kalkışın sancılarıdır. İşte bu ufukla bakanlar kazanacak, korkanlar ve korkutanlar tarihin çöplüğünde unutulacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.
Ne bu kış, ne gelecek kışlardan korkmayalım. Yağarsa karın keyfini çıkaralım. Üşüyene, yolda kalana, ısınma imkanı bulamayana ilaç olalım, yeter.
Kaynak: Davası Olmayan Adam Değildir- Ahmet Özcan, Yarın yay. 2014
