Not: Bu yazının ilk yayını; www.haber10.com, 2010.
———————————————————————————————————
Marks’ın ünlü 11. tezi şöyle der, “Filozoflar yalnızca dünyayı değişik biçimlerde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir.” (Feuerbach üzerine tezler)
Praksis, yani pratiğin değiştirici-devrimci teorisini kuran Karl Marks’a artık pek kulak veren kalmadı. Oysa Marks, en azından yöntemi (diyalektik düşünce) ve amacı (sınıfsız, sömürüsüz, adil ve eşit bir dünya) açısından aşılmak bir yana, doğru dürüst anlaşılabilmiş bile sayılmaz.
Kapitalist dünyanın azgın saldırısı ve reel sosyalist sistem deneyimlerinin trajik çöküşü, şimdilik Marks’ı unutturdu. Ama ne kullandığı praksis yöntemi ne de o soylu amaç dünya durdukça unutulmayacak…
Marks’ın 11. tezi, doğru ama eksikti. Her şeyden önce, dünyayı, hayatı ve insanı anlama çabasının kendi başına çok ta anlamlı ve mümkün bir şey olmadığını söylüyordu. Mümkün değildi, çünkü toplumsal düzenler, tarihsel yasalar ve sınıfsal çelişkilerden bağımsız bir anlama çabası tutarlı ve gerçekçi olamazdı. Anlamlı değildi, çünkü bu somut durumun somut tahliline dayanmayan hiçbir felsefe, insan için daha yaşanabilir bir dünya kuramazdı.
Marks, aslında döneminin yaygın kurumsal felsefelerine saldırıyordu. Judeo-Hıristiyan ya da Yunan felsefe geleneğinin izinden, her cümlesi kendini doğrulamaya adanmış, hayattan kopuk soyut idealist felsefe, bir grup entelektüelin zihinsel tatmin çabasından başka bir şey değildi. Oysa, bilim ve teknoloji her gün yeni bir keşif yapıyor, dünya hızla değişiyor, hiçbir şey aynı kalmıyor, en önemlisi insan, yeni sorunlar ve çelişkilerle yüzyüze kalıyordu. Marks, paradoksal olarak sanayi devrimiyle birlikte dünyayı değiştirmeye koyulan burjuvazinin değiştirici pratiğini kutsuyor, ama bu değişimi proletarya için de mümkün hale getirmeye çalışıyordu.
Marks’ın devrimci felsefesi eksikti, çünkü bizatihi değişmenin kendisini, insandan bağımsız yasalara tabi zorunlu bir süreç olarak anlıyordu. Bu bağlamda, burjuvazinin değiştirici gücünü kaçınılmaz görerek, adeta tarihin ilerletici misyonu yükleyerek yorumluyordu. Bu nedenle, Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliğini, ‘köhnemiş ve donmuş’ toplumu zor yoluyla çözerek tarihe açtığı için olumlu buluyordu. Demek ki, dünyayı değiştirmenin kendisi değil, nedeni önemliydi.
Dünyayı niçin değiştirmek istiyoruz?
Söze, Marks’tan girdik, zira bugün bize ‘büyük anlatılar bitti’ diyenler de, liberalizmi kaçınılmaz, zorunlu ve en gerçekçi yol olarak sunanlar da, her tür kurtarıcı daveti 19. yüzyıldan kalma romantik nostaljiler olarak görenler de, bir şekilde Marks’ın açtığı tartışmaların içinden konuşuyorlar. Neo-con’ların çoğunun eski solcu kimliği, liberal teorisyenlerin hemen hepsinin bütün düşünme serüvenlerinin bir şekilde taraf ya da karşıt olarak sol düşüncelerle haşır neşir olmaya borçlu olması, bizatihi kapitalist iktisatçıların Marks’ın zor sorularıyla boğuşa boğuşa Marks’ı unutturacak sihirli, rakamlı, istatistikli, bir iktisat algısı döşeme çabaları… Hepsinde Marks’ın hayaleti hâlâ belirgin olarak yansıyor.
Dünyayı değiştirme çabalarının bu kadar aşağılanıp da, dünyanın bu kadar köklü olarak değiştirildiği bir çağ herhalde tarihte yoktur. Evet, kapitalizm dünyayı kendi amaçları doğrultusunda, hem de en küçük ayrıntılara kadar hızla değiştiriyor. Ama kendi dışındaki her tür değişim talebi ve çağrısını yok ederek… Yaşanan dünyaya derinden ve cepheden yapılan bütün itirazlar, bütün sınıfsal tezler, ekonomi-politik analizler yok sayılıyor. Öne çıkarılan tek şey, tüccarların ve tefecilerin gözlüğünden dünyayı okuma çabası. Milli gelir, gayrı safi milli hasıla, piyasa, banka, borsa, kredi, faiz, döviz, fiyatlar, kâr, zam, büyüme, birikim, girişim, başarı, kazanç, proje… Bize, hiçbir zaman sahip olamayacağımız, hiçbir zaman insanların çoğunun hayatında olumlu bir değişime yol açmayacak ve sadece aramızdaki en ihtiraslı ve ahlâksız tiplerin tepemize çıkacağı tamamen yalan bir düzenin saçma kavramlarıyla düşünmeyi ve konuşmayı dayatıyorlar. Bize bu kavramlarla konuşmayı ısmarlarken, onlar kazanıyor, biriktiriyor, doymak bilmez bir şehvetle her şeyimizden bizi soyup sahipsiz, savunmasız, dilsiz ve inançsız öylece ortada bırakıyorlar. Milyarlarca insanın her halde yüzde doksanı işte bu ahlâksız türün kölesi olarak, ama adına kölelik denmeden yaşamaya alıştırılıyor. Hepimiz, her gün, üretirken ve tüketirken, seyrederken ve katılırken, başkalarının dünyasına hizmet ediyoruz. Bize ait olmayan bir yaşamın dipnotu gibi yaşıyor, ama kendi hayatlarımızmış gibi acı çekiyoruz. Marks’ın yabancılaşma dediği, meta fetişizmi dediği, sessizlik komplosu dediği, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar dediği, işte böyle bir dünyaydı.
Şimdi ne yapacağız? Marks artık insanları cezb etmiyor. Dinsellik dışı konuşma dili nedeniyle, hâlâ bir dini olan toplumlar için hiçte sevimli değil üstelik. Ama rahatsız olduğumuz, itiraz ettiğimiz, değiştirmemiz gereken bir dünya var. Bir kurtuluş teorisine, bir özgürleştirici fikre ihtiyacımız var. Öncelikle, bir imana ihtiyacımız var.
Hayat nedir, dünya nedir, insan nedir, biz kimiz, neden varız, iyilik nedir, kötülük nedir, tanrı nedir, şeytan nedir, iktidar, para, mülkiyet, çıkar, savaş, barış, aşk, sevgi, aile, toplum nedir? Artık sorulmayan ve sanki herkesin bir cevabı varmış gibi davranılan ama özünde kapitalizmin cevaplarını yeteri kadar ezberleyip sindirmiş olmanın rehavetiyle unutulan bu soruları tekrar soracağız.
Sonra bir düşünme metodu edineceğiz. Doğa, insan ve toplum ilişkisini bir bütünlük içinde okuyan, olgular arası ilişkileri çözümlememizi sağlayan, şirket-devletlerin son 50 yıldır on binlerce gencimizi öldüren iç savaşlar boyunca tek bir evladını kaybetmeden bin kat büyümesiyle, ödeyemediğimiz taksitlerimizin sonunda yaşadığımız bireysel dramlar arasındaki bağları çözüp konuşturacak bir metot. Eski solcu, İslamcı ve ülkücülerin kapitalizmin gönüllü kullarına dönüşmesiyle devletin hassas kurumlarının millet düşmanlığını daha organize bir biçimde yürüten birer araca dönüşmesi arasındaki ilişkiyi analiz edeceğimiz bir yöntem. Madde, tarih, sınıf, iktidar ve savaşın yasalarını, bilinç, algı, obje, nesne, kategori, çelişki, çatışma ve sentezleri, geçmiş, bugün ve gelecek arasındaki bağları, uzay-zamanla gündelik hayatın, kozmik evrenle kozmik emeğin, afakla enfüsün birliğini kavrayabileceğimiz bir devrimci düşünce…
Ve en son bu sahte dünyanın perdelerini indirip, bu tiyatroya son vererek kendi özgür dünyamızı kurmamızı sağlayacak bir eylem, çaba, mücadele yoluna muhtacız. Hiçbir şey yapmadan yaşıyor olmamızın bile başkalarının amaçlarına hizmet edici şeytani düzeneğini parçalayıp, herkese küçük büyük, kendi çapında bir anlamlı rol ve misyon biçecek bireysel ve toplumsal kurtuluş mücadelesi.
Biliyoruz, insanların çoğu, kurbağa hikayesindeki gibi, yavaş yavaş haşlanarak ölmeyi, bir dava uğruna yaşamaya tercih eder hale geldi. İnsanlar, değiştirici düşüncelerle insanca yaşamanın kavgasını veriyordu. Ama sanki ölümü kutsayan düşüncelermiş gibi bunu aşağıladılar ve yıllardır bize ‘hiçbir düşünce, uğruna ölmeye değmez’i propaganda ettiler. Ve hepimizi yavaş yavaş ya da Filistin’de, Irak’ta olduğu gibi bombalarla dünyanın zalimleri uğruna ölmeye çoktan razı etmişlerdi. Rıza üretme dedikleri bir yöntemle, medya eşliğinde, okullarda, pazarda, sokakta, biteviye tekrarlanan klişelerle hepimizi afyonladılar. Daha çok çalışmak, çok kazanmak, iyi yaşamak, çok şeye sahip olmak, gayrı meşru sevişmek, çok iyi giyinmek, tatil yapmak, sebepsiz eğlenmek, haram yemek, içmek… İnsanlığın kadim kültürünün hayvanlaşmak dediği ne varsa, cilalayıp boyayıp hepimize çağdaş yaşam tarzı diye, modernlik diye, üstün ve seçkin olma heveslerimizi kışkırtarak yutturdular.
Şimdi o Adem sesi, o ‘Yaşadığın hayat senin değildir, bu dünya sahte bir tiyatro haline geldi, kendi oyununu oynamıyorsun’ diyen hiçbir sese kulak kabartan kalmadı. İlkel çağlara geri döndük, büyücüler bu kez neon ateşler yakarak, rakamlar ve fetiş kavramlardan ibaret anlamsız dualar mırıldanarak, afilli libaslar giyerek, kandırıyor artık bizi. Onlara bakıp iç geçiriyor, onları taklit ediyor, onların her dediğini yapıyoruz. Koca koca adamlar, her gün karşımıza çıkıp, bir canlıymış gibi ‘piyasalar bugün şöyle tepki verdi’, dolar böyle indi, faiz şöyle çıktı’ diye konuşuyor, kimse çıkıp ta bunun modern bir animizm olduğunu, eşya ve kavramlara mana yüklemenin, insandan bağımsızlaştırıp bizatihi nesneleri fetişleştirmenin insanı cüceleştirmenin yeni yolu olduğunu, o iktisatçı, gazeteci, aydın denilen tiplerin ayak ayak üstüne atıp fularlarını düzelterek yaptıkları ve söyledikleri her şeyin binlerce yıl önce –Allah ruhundan üflemeden önce– mağaralarda yaşayan vahşi beşer türünün hortlamış hali olduğunu söylemiyor. İsterseniz onlardan biri konuşurken gözünüzde hayal ederek canlandırın, TV’nizin sesini kesin ve o yaratıkları ilkel insanlar gibi düşünün. Vahşi tırnaklarını, dişlerini, hırıltılarını ve salyalarını hemen fark edeceksiniz. Şundan eminiz ki, biz insanlar bunlarla aynı türden değiliz. Eğer biz insansak onlar insan değil. Onlar insansa biz başka bir türüz. Doğaya, hayata, insanlara çocukluğundan beri istismar edeceği malzemeler gözüyle bakan, hegemonya kurmak dışında bir ilişki biçimi bilmeyen, insanları kendisi için çalıştıran, savaştıran, bütün ömürlerini daha çok biriktirmek için geçiren bu türe biz beşer diyoruz. İnsan olmak, işte bu türden ayrışmak, bu türe ait vasıflardan arınmak ve kendine, tanrıya, doğaya Adem’in gözüyle bakabilmek demektir.
Adem’in gözü… Adem, eşref-i mahlukattır; yaratılmışların en şereflisi, en sorumlusu ve en gelişmiş türüdür. Allah’ın ruhundan üflemesiyle akıl gözü açılmış, beşerden kendini ayırarak her şeyi başka görmeye ve isimlendirmeye başlamıştır. İnsan, kendini bilendir, Rabbini bilendir, doğayı kavramaya çalışandır, yaşamı ve ölümü, ölüm sonrası ebedi hayatın evreleri olarak algılayandır, akledendir, kalbedendir, tüm evrenle, tüm canlılarla ve insan kardeşleriyle aynı külden ve ruhtan olduğunu unutmayandır. Beşer halini aşarak kendini adamlaştırmaya çalışandır. Beşer hali; vahşi, ilkel, akletmeyen, içgüdülerine göre yaşayan, her şeye sahip olmak ya da yok etmek için bakan, doğayı da diğer canlıları da insanı da düşman gören ve insana dair ne varsa ya elinden almak, alamazsa yok etmek için çaba gösteren bir türdür. Dinler, bu türe İblisin soyu, şeytanın yandaşları demiştir. Kur’an-ı Kerim’in yaratılış anlatısında, insanı kıskanan İblis, onu yoldan çıkarmak ve kendisinden daha aşağı olduğunu ispat etmek için Allah’tan mühlet ister. Allah, İblisi kovar. Ve Adem’le beraber dünyaya gönderir. İblis soyu,(şeceresi) Ademi soyunu kandırarak çiflteşir ve yeryüzünde beşer dediğimiz iblis-insan melez türü oluşur. İblis soyu yani Şeytanlar insanlardan akrabalar ve yandaşlar bularak Adem’le mücadeleye başlar. İnsanı küçültmek, aşağılamak, kendinden üstün oluşunu çürütmek için insana kötülüğü musallat eder. Aklını kullanmamak, Kan dökmek, insanlaştıran sınırları yani cinsellik, beslenme ve sosyal tabuları (leş,kan,domuz eti,içki, kumar, zina yasakları) çiğnemesini sağlamak, tahakküm, ihtiras ve şehvet ateşiyle kendisinden geçirmek için bin bir türlü yol dener. Ona uyanlar onun tuzaklarına müsait beşer yanı hâlâ güçlü olanlardır işte. Ona uymayanlar, yani Adem tözünü koruyan insanlar ise bu dünyayı bazen bir zindan gibi yaşarlar ama sınavı da geçer, insanlaşmayı -insan-ı kamil/Adem olmayı- dolayısıyla ebedi yaşamı kendi çabalarıyla ve iradeleriyle hak ederler. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.
Kurtuluş teolojisi, her şeyden önce bu ontolojik temelden beslenmelidir. Salt sonuçlardan, yani ekonomi-politik öncüllerden yola çıkan Marksizm gibi ideolojilerin bir yerden sonra yeni tip kullaştırma ve zulüm mekanizmalarının malzemesi yapılmasının esas nedeni bu teolojik imana dayanmamasıdır. İçinde Allah olmayan bir fikrin içinde insan da olmaz. Ama içinde Allah olan fikirlerin her zaman insanı içereceği de söylenemez. Çünkü şeytan, bazen insanları Allah ile de aldatır. İnsanların inandıklarını çarpıtarak da yoldan çıkartır. Nitekim tarih, dinselliğin ve dindarların Allah adına işledikleri suçlarla da doludur. Bu nedenle, meselenin temelinde sahih bir Allah ve insan anlayışı olmak zorundadır.
İnsanın eşrefi mahlukat kılınması veri değil bir tözsel amaçtır. Yani insan, dünyada şeytan ve yandaşlarıyla mücadele içinde şerefini ispatlamakla, sorumluluğunu tamamlamakla mükelleftir. Salt iki ayaklı insan görünümü, eşrefi mahlukat olmak için yeterli değildir. Hayat, işte bu ispat çabasının arenasıdır. İyilik-kötülük çatışması, işte bu ispat çabasının diyalektiğidir. İnsan, iyilikten yana safını seçip kötülükten arınarak ve kötülükle mücadele ederek -yani kendi şeytanını kendi cennetinden kovarak-insanlaşır. Ya da kötülüğe bulaşarak beşer haline -şeytana uyup onunla akraba olduğu o ilk günaha- geri döner. Beşer haline geri dönmek, tahakkümcü, ihtiraslı, ölçüsüz, dengesiz, sömürücü, biriktirmeci, rüşvetçi, paracı, katil, zani, ahlâksız olmak demektir.
İnsan fizyolojisi tektir ama, ontolojik manada herkes Adem ve iblis genetiğine sahip melez bir canlıdır Beşer olmak bu melez genetiği ifade eder. Bu sosyo-genetik, insan iradesi ve seçimleriyle değişebilir ya da olduğu gibi devam ettirilir. İşte dünyaya tapan, dünyalıklara tapan, içgüdülerinin peşinde koşan insanlar, beşer yanlarını seçenlerdir. Kadim insanlık dili, bu nedenle ısrarla, ‘ne olursan ol, önce adam ol’, der, ‘şeytana uyma’ der, ‘beşer şaşar’, der, ‘Allah’tan kork, kuldan utan’ der. Utanmak, ar, haya, hicab, örtünmek… Bunlar Adem’in Adem olma idrakiyle dünyada gözünü açtığı an kavradığı duygulardır. Beşer, bu duyguları bilmez. Bilenleri de anlamaz. Teşhir beşerin, hâya Adem’in karakteridir. Beşer, kötülüklerini de teşhir eder, Adem ise şeytana uymaktan utanır, tövbe eder, günah duygusuyla kendi adem tözünden ve rabbinden utanır. İnsan, utanan bir varlıktır.
Kurtuluş, beşer halden ve şeytanın tasallutundan kurtulma çabasıdır. Nerede ve nasıl olursa olsun, insanı küçülten, aşağılayan, köleleştiren, ihtirasları ve içgüdülerinin esiri kılan bir sistem, fikir, ideoloji, düzen varsa o şeytanın ve beşerindir. Temel ölçü budur. Bu manada, ister akıl, ister tanrı, ister para isterse insan hakları ve demokrasi adına bir şey ortaya çıksın, bunun adına, iddialarına, gürültüsüne değil, içeriğine bakacağız, Adem olma yolunu gösteriyor mu, insana şeref kazandırmaya çalışıyor mu, nihai olarak Allah ve Adem şuurunu egemen kılıyor mu? Yoksa, beşeri ihtiyaçların istismarından, ruhsal nevrozların çelişkilerinden, gündelik hayatın cilvelerinden türetilmiş sahte dünyalar kurup yeni bir kullaştırma düzeni mi öneriyor. Bu ölçüye vurup, kurtulup kurtulmayacağımızı çıkarabiliriz.
İnsanlık bugün bir kurtuluş arayışı içinde bile değildir. Çünkü sosyalizm gibi, milliyetçilik gibi, İslamcılık gibi Soğuk Savaş ideolojilerinin trajedisini tatmış, sonuçlarını görmüş ve adeta ‘ben almayayım, kalsın’ demiştir. Öte yandan küresel kapitalizmden de hem rahatsızdır hem de şimdilik yaydığı yeni ürün ve imajların tadına bakmanın şaşkınlığı içindedir. Er ya da geç buna da ‘ben almayayım’ diyecektir. Çünkü kapitalizm diğerlerinden daha derin yaralar açan rafine bir kullaştırma düzenidir.
İnsanlığın önüne, Allah’ın ve Adem’in şuurunu koyacak, her tür kullaştırma çabasından koruyacak adaletin ve özgürlüğün ideolojisi henüz yoktur. Dünyanın şurasında ya da burasında bu arayışı taşıyan akımlar, fikirler ve tartışmalar tabii ki sürmektedir. Ancak henüz evrensel bir dil ve büyük anlatı muhtevası kazanabilmiş değildir. Din, sınıf, milliyet, mezhep savaşları, sahtedir, zalimanedir, şeytanidir. Çünkü her din, etnos, sınıf ve zümre içinde Adem de İblis’te vardır. Çünkü bu dünyanın var ettiği ve her doğan insanı mahkum ettiği kimlikler, kelimeler, konum ve statülerin tümü sahtedir, Adem tözünü örten, bastıran, unutturan iblis maskeleridir. En üsttekilerle en alttakiler, en beyazla en siyah, en dindarla en dinsiz, sadece Adem tözünün düzeyinde ve dozajında ayrışıp saflaşırsa sahici bir diyalektik kopuş sağlanabilir. Çok dil, çok kavim, çok toplum vardır ama iki temel tür-ırk-kavim-soy vardır; Adem ve İblis soyu. Çok din, inanç, mezhep, meşrep, ideoloji vardır. Ama aslında sadece iki Din vardır. Adem-Nuh-İbrahim’in dini ve İblisin uydurduğu dinler, inançlar, tanrılar, mezhepler…Çok fazla insan doğar ölür, kadın erkek, çocuk büyük, genç yaşlı.. ama sadece Adem olanlar var’dır geri kalanlar çöptür. Irk -milliyet ve din-mezhep gibi, cinsiyet ve yaş bile sahtedir, maskedir, değersizdir.
Umudumuz odur ki, insanlığın kadim savaşı, kendine tekrar evrensel bir mücadele kanalını işte bu ontolojik temelde açabilsin. İnsanlara başka bir dünya olabileceğini -başka ve daha köklü bir amaç bağlamında- göstersin. Tarih; bize anlattıkları gibi, kötülüklerden ibaret, dinlerin ırkların devletlerin iblis-şeytan kışkırtmasıyla biteviye savaştığı bir enkaz yığını değildir. Aksine milyonlarca insanın insanlaşabildiği binlerce güzel örnek, yüzlerce adil düzen kurulmuştur. Nihayetinde bu bir savaştır ve zaman zaman yenilgi dönemleri de vardır. Bugün bu dönemlerden birini yaşamaktayız ve bu çağın şeytani düzeni olan kapitalizmin dünyasının sahte maskelerini sökerek işe başlamalıyız. Kapitalizmin yedeği kılınmaya çalışılan din algısı, tüccar-dincilerin elinde sistemden pay alma aracına dönüştürülen dinsellik tarzı da kapitalizmle mücadeleye paralel bir teolojik mücadele alanıdır. Hem insanları daha iyi yaşama putuyla hem de Allah’la aldatan şeytanlara karşı çift cephede sürecek amansız bir savaşa hazır olmalıyız.
Allah, Adem’i kullaştıran değil, her tür kulluktan arınmaya çağıran Kadiri Mutlak (vacibül Vücud) ve Rahman-Rahim olan sahibimizdir (Rabb). Her şey O’ndan geldi ve O’na dönecektir. Biz insanlar, Adem-insan tözüyle geldik, Adem-insan özüyle ve sözümüzde durarak O’na döneceğiz. Bütün değişim çabamızın ve davamızın özeti de budur. Unutmayalım, tarihsel, toplumsal, ideolojik, etnik, dini, mezhebi kimliklerin ötesinde ve bu kimlikleri de terbiye etmek manasında Adem olabilmeyi yani siyasi-sosyal-ekonomik düzeyde İnsan onurunu ve kemalatını temin etmeyi hedeflemeyen bütün davalar batıldır, sahtedir, istismardır. Artık süslü kelimeler, afili cümleler, dünya cenneti atmosferi, şehvetin tiranlığı, paranın tanrılığı, kutsal kılıflı her tür münafıklık, iblisten öğrenilmiş soy davaları, uydurulmuş kelimelere tapan animist ilkellikler, bencil ve menfaatçi şeytanlıkların kandıramadığı o saf, temiz vicdanların bütün ideolojik-dini-etnik maskelerini atarak buluştuğu evrensel bir örgütlenme zamanıdır.
Bizi insanların uydurup taptığı hiç bir mensubiyet, hiçbir ırk-etnos, din, mezhep, ,ideoloji, maddi-manevi kutsal, hiç bir devlet, toplum, coğrafya, hiç bir şehir, dağ, ağaç, deniz ilgilendirmiyor, hiç birinin bizim için hiç bir değeri yoktur. Hiç bir şeyin biz yoksak hiç bir kıymeti yoktur. Bizim için Allahın değer vermediği hiç bir şey önemli değildir. bizim iyilik ve adaleti üstün kılma, her yerde ve her zaman kim olursa olsun zalime karşı, mazlumdan yana olmak dışında bir dava yoktur. Biz, yani Adem olabilme-kalabilme davası olanlar bir devlet kurmak için değil, bir devleti yok etmek için değil, bir sınıf, etnos, din egemenliği için değil, sadece iyiliği ve adaleti üstün tutmak için, sadece İblisin saltanatını her yerde tahrip etmek, yıpratmak, bozmak için, sadece kadim savaşta safımızı belli etmek için, sadece Adem tözünü her an ve her bir insan tekinde yeniden diriltmek için, yani sadece gerçekten Var olabilmek için dünyayı değiştirmek istiyoruz. Devlet, din, ideoloji, kültür, para, güç, sadece bu dava için birer araçtır ve silahtır. Başka da bir önemi yoktur. Bunlara başka bir mana ve önem biçenler, iblisin soyudur.
Bu dünyayı hiç sevmedik, İblis ve soyunun şekil verdiği yaşam tarzlarını, anlam ve değer biçtiği maskeleri, sınırlara bölüp mülkiyete dönüştürdüğü hiç bir metayı, fenomeni, araç gereci sevmedik. Bizden önceki Adem özlü atalarımız da sevmemişti. Çocuklarımız da sevmeyecek.
Biz daima her bir meleğin tek tek indirdiği yağmurla yaratılan ekmeğin sıcaklığını, çay ve cigaranın bereketlendirdiği dost muhabbetini, Adem soyunun hikayesini özetleyen nine masallarını, eski de olsa temiz libasları, gül kokan anne kucağını, nasırlı baba ellerini, kahrın da lütfunda sitemkar dualarla hoş görüldüğü kocakarı imanını, yarin zülfüne yazılmış şiirleri, kara sevdaya yakılmış türküleri, zalimlere atılmış kurşunları, çocukların gözbebeklerindeki sahici dünyayı seveceğiz.
Ya bu dünyayı iblis ve soyuna dar edeceğiz, ya kendimize her yerde her koşulda başka bir dünya kuracağız.
Öyle ya da böyle daima dünyayı değiştirmeye çalışacağız. Bu İblis ve kullarının dünyasını cehenneme çevireceğiz. Biz var olamıyorsak onlar da var olamayacak. Bu davadan asla vazgeçmeyeceğiz.
Kaynak: Davası Olmayan Adam Değildir-Ahmet Özcan, Yarın yay-1016
